Cem Karaca-Bu Son Olsun

(Evet, diziyi izliyorum.)

Releyşınşip&Breykap

FriendFeed’de iki eğlencelik serii yapmıştım: #releşyınşip ve #breykap. Onları burada toparlıyorum. Öpücükler.

Releyşınşip

  • “Seninleyken kendimi güvende hissediyorum” dedi. “Ben olsam, ben de, benimleyken, kendimi güvende hissederdim. İzbandut gibiyim maşallah” dedim.
  • “Sevgili, eğer potansiyel koca değilse, o ilişkiye zaman kaybı olarak bakan kadınlar var” dedim. “Sevgili, eğer potansiyel fuck buddy değilse, o ilişkiye zaman kaybı olarak bakan erkekler var” dedi. Fair enough!
  • “Saçımın yeni rengi nasıl olmuş?” dedi. “Bir zamanlar ‘dünyanın bütün renkleri yanlış’ diye bir cümle okumuştum” dedim. “Uff beğenmedin yani, anlıyorum” dedi. Vallahi anlamıyorsun.
  • “Seni seviyorum” dedim. “Merci, canım” dedi. Atkafası…
  • “Şu voleybolcu kızlarda bile erotizm bulan erkekler var inanabiliyor musun?” dedi. “Voleybolcu kızlardan daha erotik bir şey düşünemiyorum” dedim. “Öküzsün çünkü…” dedi.
  • “Ölene kadar ayrılmayalım, hep mutlu olalım” dedi. “Ölümden falan bahsedip canımızı sıkmayalım” dedim. Biraz sustuktan sonra “Başka biri mi var?” dedi.
  • “Erkekler kadınları hiç anlamıyor” dedi, “Kadınlar da erkekleri hiç anlamıyor. Yani ‘nihil novum sub sole’” dedim. Bön bön baktı.
  • “Peynirle buluşmuş üzüm gibiyiz” dedim. “Ne diyorsun sen be kro!” dedi.
  • “Evlilik çok saçma, çocuk ise çok ağır bir sorumluluk gibime geliyor” diyeyazdım. “Ayrılıyoruz” dedi.
  • “ 22 adam bi’ topun peşinde koşturuyor işte, ne anlıyorsunuz bundan” diyeyazdı. “Ayrılıyoruz” dedim.
  • “Ada vapurunda içtiğim sigara kadar çok seviyorum seni” dedim. “Sağlığına hiç dikkat etmiyorsun” dedi. Kütük işte.
  • “Bu ilişki için emek vermeliyiz” dedi. “Sevda Emekçileri Sendikası da kuracak mıyız?” dedim. “Çok kötü espri yapıyorsun” dedi. “Bu ilişki için emek vermeliyiz” dedim.
  • “Bir haftalığına güneye gidelim” dedi. “Çok uzak” dedim. “Babamları ziyaret edelim” dedi. “Çok uzak” dedim. “Çıkıp bi’ film izleyelim” dedi. “Çok uzak” dedim. “Senin adam olma ihtimalin var mı?” dedi. “Çok uzak” dedim.
  • “İnsan sevgilisini en iyi tatilde tanırmış” dedi. “Erzincan’a gidelim” dedim. “Tanıştığımıza memnun oldum” dedi.
  • “Gerçekten mutlu olmak zor iş, o yüzden insanlar kendilerini mutlu olduklarına ikna ediyorlar” dedim. “Dolapta çikolata var, ye geçer” dedi. Şekil 1A.
  • “Bazen tam bir öküz oluyorsun” dedi. Ağzımı açacaktım ki radyodan Ahmet Kaya’nın sesi duyuldu: “Yıllarca dinlediğim aynı masallar yetti. Gel bana bilmediğim bir şeyler söyle”. Sustum. Gülümsedik
  • “Richard Dawkins evrimi, Adnan Oktar akıllı tasarım’ı nasıl seviyorsa, ben de seni öyle seviyorum” dedim. “Akıllı tasarımı bilmem ama ben maymundan gelmiyorum” dedi. Sığ işte.
  • “Sen sevmiyor musun beni bakiyim? Hayır, hiç kıskançlık krizlerine falan girmiyorsun da” dedi. “Üşeniyorum, yoksa kapıyı pencereyi dağıtırdım” dedim. “Yarın Tayfunla sinemaya gidiyorum” dedi. “Spoiler verme” dedim.
  • “Bir gözleri ahuya zebun etti beni felek” dedim. “Ahu ne be?! Benim gözlerim ahu değil ela” dedi. Onu mu diyorum ben?!
  • “Aslında çok aşığım ben sana yaa” dedi. “Ya ne olacağıdı tarrraaaamm” dedim. “Sarhoşsun” dedi. “Ya ne olacağıdı tarrraaaamm” dedim. “Bu gece kanepede uyuyorsun, bu konuyu sabah enikonu tartışacağız” dedi. Ya ne olacağıdı?
  • “Sorun sende değil, bende” dedi. “Bana bu klasik sahneyi yaşattığın için Allah belanı versin” dedim. “Aşk olsun” dedi
  • “Annen çok tatlı biriymiş” dedi. “Değil aslında” dedim. “Annen çok tatlı biriymiş” dedim. “Değil aslında” dedi. İşte bu yüzden seviyorum seni…
  • “Her ilişki insanda bir iz bırakıyor, bir gün ayrılırsak ilişkimizden bize ne kalacak?” dedi. “Bize kalan insanlığa bırakmak istediğimiz değildi. Binlerce fidan ektik halkın çölüne. Su vermediler, eğildi” dedim. Gözleri benimkilerden kayıp duvarda ki herhangi bir noktaya kilitlendi. Salaklığı tutunca böyle oluyor.
  • “Ne biçim sevgilisin sen ya! Millet sevgilisine her gün çiçek alıyor sen bir kere bile almadın bana” dedi. “Biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını lakin aç idik, yedik karanfil parasını” dedim. “Zıkkım ye!” dedi. Anlamıyor çirkin kral, anlamıyor…
  • “Ekmek almaya çıkıyorum” dedim. “Dönerken bana da bi’ çanta alıver” dedi. “Gazeteye sardırıp çırakla yolluyorum” dedim.
  • “Aşk bir satranç maçı gibidir” dedi. “Aaa benim lisansım vardı, lisede almıştım, turnuvalara falan giderdik” dedim. “Uff konuyu değiştirme” dedi. “Şah ve mat bebeğim” dedim.
  • “Cartman hippileri ne kadar seviyorsa, ben de senin arkadaşlarını o kadar seviyorum” dedim. “Stewie, Lois’i ne kadar seviyorsa, ben de senin arkadaşlarını o kadar seviyorum” dedi. İyi cevap verdi, şaşırtıcı.
  • “Aşığım sana” dedim “Hayat ne kadar garip değil mi? Vapurlar falan” dedi. Çok üzülüyorum bu hallerine.

Breykap

  • “Affet” dedim. “Gerek yok” dedi. “Öldürürüm kendimi” dedim. “Gerek yok” dedi. “Sende hiç insaf yok mu?” dedim. “Gerek yok” dedi. Zalim.
  • “Sensiz, hiçbir şey eskisi gibi değil” dedim. “Hiç şaşırmadım” dedi. “Hiçbir şeyin tadı tuzu yok artık” dedim. “Olamazda zaten” dedi. “Çok mutsuzum” dedim. “Çok normal” dedi. Kalpsiz.
  • “Mümkün değil sensiz yapamam” dedim. “Mümkün değil, senden adam olmaz” dedi. “Bu sözlerinle rencide ediyorsun beni” dedim. “Mümkün değil, sen rencide olmazsın” dedi. Haklı aslında.
  • “Sen gittiğinden beri, İngilizce konuşmaya çalışan Fatih Terim gibiyim” dedim. “Sam big pasibilitis, okazyon, in dı tabela” dedi. Gözlerim yaşardı. “Evlen benimle” dedim.
  • “Abartıyormuşum aslında, iki günde unuttum ben seni” dedim. “Başkasıyla birlikteyim artık arama beni” dedi. “Sana yan gözle bakacak dallamanın canını alırım ulaaaaaaaaaaan” dedim. “Sevimli misin nesin sen yaaa” dedi. Keserim lan!
  • “Uzamadı mı bu ayrılık işi” dedim. “Uzadı” dedi. “Ne bekliyoruz o zaman?” dedim. “Senin bir jest yapmanı bekliyoruz. İnsan bi’ çiçek falan alır. Sığır mısın nesin!” dedi. Sığırım, evet.

 

 

Ufff

İnsanın doğumgününün Bayram’a denk gelmesi çok can sıkıcı bir şeymiş. Ben bugün bunu öğrendim. Neyse herkesin bayramı kutlu olsun, çocuklara sadece şeker dağıtmayın, en azından birer lira harçlık verin, kızdırmayın adamı.

Karavan

Bir iki saat kestireyim diye uzanmıştım. Başka, bambaşka bir rüya gördüm. Öyle ki uyanmak istemedim, öyle ki hayatımın bu rüyadan ibaret olmasını diledim, öyle ki ısrarla kapımızın ziline basıp uykumu ve rüyamı sonlandıran komşumu kapımın önünde gırtlaklamak istedim. Böyle olacağını bilseydim hiç uyumazdım.

Şimdi o rüyayı unutmamak için buraya hatırladıklarımı yazmaya çabalayacağım. Ama önce belirtmem lazım, bu boktan bir ütopya metaforu değil. “Keşke dünya böyle bir yer olasydı, kuşlar böcekler, tralllala” ayarında bir şey yazacağım da yok. Az önce uyanmadan önce bilinç altımın, tüm yaşamıma nasıl tecavüz ettiğini anlatacağım, bu kadar basit.

Bir tırdaydım ya da daha doğrusu bir tır kasası kadar uzun olan bir karavandaydım, emin değilim. Küçük küçük, bir çok oda vardı. Odalar genellikle sadece geniş minderlerle döşenmişti. Hepsinde kitaplar vardı. Oraya nasıl gelmiştim? Tam hatırlamıyorum, ama bu bayağı uzun karavanla bir kaybolma sonucu tanıştığımı söyleyebilirim. Evet kaybolmuştum, sonra kendimi burada buldum. Karavandan içeri adım atar atmaz -ki giriş, bayağı karanlık bir ortamda, yukarıdan aşağıya iniş gibiydi ve demirden bir döner merdivenle sağlanıyordu- coşkulu bir hava etrafınızı sarıyordu. Üç kere bu karavanın içine girdim. İlkinde problem olmadı ve içerinin kendine has mistikliğine kapılıp, odalardan birine girmiş ve insanların arasına karışmıştım. İkinci ve üçüncü girişlerim problemli olmuştu çünkü, girişi sağlayan merdivenin son basamağı bubi tuzağı gibi bir şey olsa gerek, bu denemelerimde kafa üstü düşmüş, birinde problem yaşamamış ama birinde bayılmıştım. Hala bir mana veremesem de, bir mana vermeyi çok da gerekli bulmasamda, bunun önemli bir detay olduğuna emin gibiyim.

Karavanın içi insan doluydu. Kimsenin bu durumu dert ettiği yoktu. Herkes herhangi bir odadaki herhangi bir minderin üzerine serilmiş, etrafındaki insanlarla konuşuyordu. Bir küçük bebek vardı, onun dışında herkes yirmilerinin sonu, otuzlarının başı diye sınırlarını çizebileceğimiz yaşlardaydılar. Bu kalabalığın büyük bir kısmı, karavanda yaşıyordu. İlginç olan kendileri için bile yetirence yerleri olmayan bu insanların, benim de o karavanda kalmama itiraz etmediler. Ama neden bilmem ben daha sonra karar değiştirip evime dönmeye çalıştım. Beceremedim.

İçerideki insanları nasıl anlatırım bilmiyorum. Yaşayış stillerine bakınca bir çingene ailesi denilebilir, evin içindeki dialoglara ve kitaplara bakınca boheme bağlamış bir avuç genç entelektüel diyebilir insan ama ikisi de değil. Normal insanlar gibi, konuşuyorlar, muhabbet ediyorlar, çalışıyorlar, içiyorlar, sevişiyorlar, birbirleriyle dalga geçiyorlar. Direkt normal insanlar değil de normal insanlar gibi olmalarının nedeni, hiçbir akrabalıklarının olmadığı 30 kadar insanla, standartların bayağı bir ötesindeki boyutlardaki bu karavanda yaşamaları.

Aralarına ilk girdiğin zaman kendimi dışlanmış, aşırı sahiplenilmiş veya bir misafir gibi hissetmedim. Karavanın normal ahalisinden birisiydim adeta. Tarif edemediğim, edemeyeceğim bir ait olma duygusu, o kadar… İçinde gerçekten mutlu olabileceğim evime kavuşmuştum.

Bu kadar uzun bir rüya nasıl gördüm, bilmiyorum. Bu kadar çok ayrıntıı kafama nasıl işlemişti onu da bilmiyorum(Lanet karavanda Edward Hallett Carr’ın Tarih Nedir?’ini karıştırdığıma ve karavanın sakinlerinden biriyle Mina Urgan ve Bir Dinazorun Anıları kitabı hakkında konuştuğuma emin gibiyim). Bildiğim tek şey bu bir rüyaydı ve bu durum çok canımı sıkıyor.

Rüyayı burada okuyanlar için çok da önemli olmayan ayrıntılarını atlıyorum. Beni en çok etkileyen kısma geliyorum. Karavanın, bir karavan için fazlaca garip girişinden son kez girip, o bahsettiğim merdivenden bir kez daha düşüp bayıldığımda, artık rüya bitiyor sandım. Ama rüya devam etti ve ben yine odaların birinde insanların bazılarıyla konuşuyordum. Bir tanesi orada bir yıldır bulunduklarını, artık gitme zamanının yaklaştığını haber verdiğinde, bir anda inanılmaz gerildim. Bir başka karavan sakini hemen imdadıma yetişti ve istersen sen de gel dedi. Aklıma gelen ilk kelime “evet”ti ama -eskiden kopmak, varolanı bırakmak kolay olmasa gerek ki- bu kelimeyi ağzımdan söküp, etrafımdakilerin kulaklarına taşımam için bayağı uğraşmam gerekti. Ama şundan eminim, “Evet!” dediğim anda içimde hiçbir şüphe kalmamıştı.

Gitmek. Nereye gidileceğini bilmiyordum. O karavanın içinde, bulunduğumuz yerden uzaklara gitmek fikri benim için yeterliydi. Kafamda sadece gitmek vardı. Hedefin bir sahil şeridi, bir ormanlık alan, bir başka mahalle, bir başka şehir, bir başka ülke olması önemli değildi. Odalardan ayrılıp şöförün yanına oturdum, hızla, savrula savrula ve açıkça tehlikeli bir şekilde ilerliyorduk.

Umursadığım yoktu.

Nihayet gidiyorduk.

Kirpi mi Kipri mi?

İki günlük bir tatilimsi yaptım. Çok iyi geçti. Havuz, güneş, kitap, özetle huzur… Tatilimin özeti budur. Bir de kirpi gördük arkadaşlarla, önce “kirpiler arkasındaki iğneleri fırlatabiliyor” miti yüzünden gerildik ama kendi haline bırakınca çok kafa bir hayvan olduğunu gördük. Cipslerimizin ve çekirdeklerimizin bir kısmını yedi, sonra da uzadı. Ondan kalan bir kaç resimlik hatıraydı.

DSC00592

DSC00596

DSC00595

Ay em sori

Burayı bayağı bi boşladım. Ama mazeretim var. Pek heyecan yok hayatımda ondan boşladım. Son yazı 1 Haziran tarihliymiş. Yapacak bir şey yok, İstanbul sıcak, günler sıkıcı…

Geçen aylarda neler yaptım? Bol bol sigara içtim! Yeni zamlar boynumuzu büktü ama yapacak bir şey yok. Gülü seven dikenine “Sultanım!” dermiş. Ya da demez, çok saçma oldu. Neyse…

İlk defa Metrobüs denen zımbırtıya bindim. Söğütlüçeşme durağında neredeyse hiç beklemeden sürekli kalkıyor. İçi biraz basık gibi ama klimanın çalışması iyi. Binerken biraz tırstım, şimdi bir yerde arıza yapar da itmek zorunda kalırız diye ama olmadı öyle bir şey. Hızı fena değil. Biraz gereksiz duraklar varmış gibime geldi ama o da kendi bencilliğimden. Bana kalsa sadece Kadiköy ve Mecidiyeköy’de dursun, hadi olmadı Edirnekapı üçüncü olsun. Ama yok, Fikirtepeymiş, Acıbademmiş bir sürü lüzûmsuz iş. Neyse İstanbul’un en nefret ettiğim yeri olan Mecidiyeköy’e vardığımda Cevahir’e doğru biraz yürüdüm. Bir anda uzay boşluğundan bir el uzanıp elime bir şey sıkıştırdı. Ben yürümemi bile kesmemiştim. 3-4 saniye sonra elime sıkıştırılan şeyin (paketinde)prezervatif olduğunu gördüm. Önce bayağı bir dumur oldum. Sonra şu gereksiz kamera şakalarından biri mi diye düşündüm. Yok ikisi de değildi, birisi sokakta yürüyen bir başka insan prezervatif vermişti, o kadar! Mecidiyeköy bu, her şey mümkün. Prezervatif’de verirler kafana melon şapka da takarlar.

Neyle Meyle‘ye gittim. Fesleğenli mezgit dünyanın en güzel mezesi, bundan eminim artık. Bu arada meyhanenin girişindeki masalarda oturan bir oyuncuyla karşılaştım ama adı nedir, nelerde oynamıştır hiç bilmiyordum. İnsan celebrity görünce garip oluyor biraz. Vakti zamanında Atatürk havalimanında Mehmet Ali Erbil’le yarım saat yanyana yürümüştük. O zaman da garip olmuştum. Önce TV’den tanıdığın bir adamın sahicisini gördüğün için bir ehe ehe moduna giriyorsun, sonra adamın ne sahicisini ne de TV’deki hallerinden hazzetmediğinin farkına varıyorsun. İlgilenmekle ilgilenmemek arasında sıkışıyorsun falan. Gereksiz anlar bunlar.

Sabaha karşı 4′te kendimi Tophane’de buldum. Etrafımdakiler nargile içiyorlar falan. Neyse ordan kalktık biraz ilerideki çeşmenin mermerine oturduk. Karşımızda kalan camiinin bahçesindeki incir ya da dut olduğunu tahmin ettiğim ağaca birisi dalıyordu. Ciddi ciddi, sabahın 4′ünde üşenmeyip oraya dalan beyfendiyi tebrik ediyorum.

Family Guy’a başladım. Başladığım gibi bitirdim. Yeni bölümlerini bekliyoruz.

Oldboy’u izledim. İyi ya da kötü şeklinde yorum yapılamayacak bir film. Ya kafanıza çivi gibi çakılır ya da gırtlağınıza bir parmak gibi girip kusma hissi uyandırır. Başka bir şey yani…

Weeds’e başladım. Başladığım gibi bitirdim. Yeni bölümleri bekliyoruz.

Stand by Me, Pet Sematary, The Thirteenth Floor gibi Stephen King romanlarından uyarlama filmleri izledim.

Heybeli adada sabahladım. İstanbul’da yaşayan herkes, en az bir gün Adalar’dan birinde sabahlamalı.

Geniş Aile diye yeni bir yerli dizi başlamış. Çok acayip replikler var, “at kafası”, “akıl kırmak” vs. şeklinde. İzledim, beğendim. Özellikle 3. bölüm çok bombaydı.

Şimdilik bu kadar görünüyor.

Sonbahar

19
Sonbahar’ı birazdan, ikince kez izleyeceğim. İlki, film sinemalara ilk çıktığı sıralardaydı. Filmin bitiş şekli ve finalde insanın içini yakan anlatılmaz hüzündeki ağıt suratımın ortasına yumruk gibi inmişti. Ayşenur Kolivar ‘daim Yusuf orti’ dedikçe ben koltuğuma daha fazla gömülüyordum. Jenerik bitti, ışıklar yandı, ben yerimden kalkamadım. Suratıma o yumruğu bir daha yemeden önce buraya bir not düşeyim dedim. Malum ağıtı aşağıya ekliyorum, ama ilk dinleyişin filmi izlerken olması tavsiye olunur.

Cuğara İçmeme Günü

Bugün dünya sigara içmeme günüymüş. Yurdun dört köşesinde olduğu gibi, bizim evde de coşkuyla kutlandı…

cugara gunu

Sen Değiştin

Saat 03:27 ve ben şu haberi okuyorum. Şarapçı bir teyze İstanbul’a gelmiş, içdikce coşmuş. Coştukça da konuşmuş.

Mesela “Türkiye o kadar da Müslüman değilmiş” diyerekten Hürriyet’in klasına yakışır bir haber sağlamış. Tabii Müslüman diyince kafasında Usame Bin Ladin’in bol sakallı kocaman bir imgesi oluştuğu için, her Müslüman ülkeyi Usameciklerle dolu sanmış sanırım.

Bir de “Türkiye değişmiş, kimse popomu çimdiklemedi” falan demiş. Teyzenin bundan önceki ziyareti 71 yılına tekabül ettiğinden, en çıtır haliyle kutsal vatanımızın, daha da kutsal pandiklerine maruz kalmış. Bu sefer kartlaştığını kabul ederek bu tür olaylarla karşılaşmadığını belirtmiş.

Allah’ım, geceyle sabahın arasındaki bu en iğrenç saatte şu haberi okumakla vakit harcıyorum ya, sen beni bildiğin gibi yap.

Not: Bu arada teyzeye tavsiyemdir, Sirkeci’de takılsın akşamları. Hemen istasyonun aşağısındaki boş arsa da bayağı şarapçı bulunur. Şarap kötüdür ama çimdiğin hasını orada tadar.

Hakkın Budur!

Oldum olası boğa güreşlerinden tiksinmişimdir. Aşağıdaki fotoyu görünce içimin yağları eridi. Sefam olsun…

2

Sonraki Sayfa »